KASTIM OLDUR ŞEHRE VARAM;FERYADI FİGAN KOPARAM

 

Aşk Pazarında Satılan Canlar

KASTIM ODUR ŞEHRE VARAM;FERYADI FİGAN KOPARAM

Bir kargaşadır sürüp gidiyor dünyada. Alemin nizam ve ahengine çomak sokma ya çalışanların sayısı gittikçe artmaktadır. Yalnız görünen, dış dünyamızın koruyucu ozon tabakasını değil, iç dünyamızı da delmek gayretleri içinde olanlar var. Bütün bir dünya konumunu şaşırmış durumda; çok az şey yerli yerinde durmaktadır. Henüz insanlığın ve acziyetinin farkında olmayanlar ilâhlık makamına göz dikmiş; “ancak ben varım” diyebilecek kadar kendine yabancı ve cehalet içinde etrafa saldıran bir mahluk haline gelmiştir. Niçin, biliyor musunuz?

Mü’minin Konumu

Gerçekte âlemin merkezi ve nirengi noktası durumundaki mü ’min, konumundan çok uzaklarda bulunmaktadır. Merkezdeki bu kargaşa, hayatın her cephesine sirayet etmiştir. Allah ’ın kendisi için tespit ettiği “halifetullah” payesinin mesuliyetini müdrik olmayan mü’min, idraksizliğin tabii sonucu olarak ortaya çıkan ve ihanete dönüşecek derecede hassas noktaya gelen büyük ihmaller içindedir.

Bugün mü’min, geçmişte yüzyirmidörtbin peygamber ve salih insanların temsil ve tebliğ ettiği ulvi bir görevi yüklenmiş olmak durumundadır. “Ben müslümanım” demekle bu vazifeyi yüklenmiştir. Geçmiş bütün peygamberlerin yaydığı hakikat tevhiddir ve onun en kâmil, açık ifadesi ise İslâm ’dır. Kıyamete dek yaşanması ve tebliğ edilmesi gereken de odur.

Peygamberlerin vazifesini yüklenmiş mü’min, bu derece ağır ve ulvi yükü nasıl taşır? Kur’ân-ı Kerim, “Allah hiçbir insana taşıyamayacağı yükü yüklemez; kudreti ölçüsünde yükler” ( 1 ) der. Bu sebeple bir vazife ağır da olsa mü’minin üzerine yüklenmiş ise Allah ona, taşıyacak güç, kudret ve kuvveti de vermiştir, verecektir. Kulak ver: Allah seni güçlü kılmıştır; onun kuvvetlendirdiği pazu

lar asla yere eğilmez. Fakat insan bu kudreti, nefsin buz kesen dolabında dondurur, adım atmaz, gücünü heba ederse; işte asıl hüsran budur. Ardından nefsinin hatasını da Allah ’a yükleyip kendini temize çıkarmak ise asla çıkış yolu olamaz. Bu sebeple mü’min kendisinin güçlü kılındığının; Allah’ın mü’minlerin dostu ve yardımcısı olduğunun farkına vardığı noktada silkinecek, adeta ihanet derecesine ulaşan ihmal ve tembellikten kurtulacaktır. Gerçekte mü’min, Allah ile olan bağı güçlü olduğu müddetçe güçlüdür. .

Önceki Allah Erlerininin İmtihanı Tarih boyunca Hak erlerinin hayatı, mücadelesi, çile ve meşakkati birbirine pek benzer. Hatta düşmanın onlara olan taarruz metodları da farklılık arzetmezler; belki şekil değiştirirler. Bu sebeple mü’min, dün İslâm ’ı dava edinen Adem (a. s ) ’dan İbrahim (a.s)’a, ondan Hz. Muhammed (s.a.v) ’e kadar gelmiş geçmiş Allah erlerinin çilesini bugün yaşayabilme kıvamını gösterebilmelidir. Bak Kur’ân-ı Kerim’in tespitine ve düşün: “Allah ‘size ( gerçeği ) açıklamak ve sizi Öncekilerin yollarına iletmek istemektedir…” (2). Öncekilerin canlarıyla, mallarıyla velhasıl varlık adına neleri var idiyse herşeylerini feda ederek orta ya koydukları gayreti bugün mü’min lâf kalabalığıyla geçiştiremez; bu açık bir ihanet olur.

Bilinmeyen yerden gidilmez. Bu sebeple bizden öncekilerin yollarının nereden geçtiğini bilmek gerekir. Evet onların yolları meşakkatten, çileden, imtihandan geçiyordu. “Biz seni iyi bir imtihana çektik” (3) deniliyordu Musa’ya… “Andolsun biz Süleyman’ı da imtihana çektik..” (4) diyordu Allah. Hepsi… hepsi imtihana tabi idi. Mısır zindanlarında Yusuf ( a.s ), balığın karnında Yunus (a.s), ateşin ortasında Ibrahim (a.s ), bıçağın altında İsmail ( a.s ), testerenin dişleri arasında Zekeriyya ( a.s ), Taif ’te kan revan içinde Hz. Peygamber ( s.a.v ) ’i görmez misiniz? Bunlar çocukları uyutmak için anlatılan hikâyeler değil; bir zamanlar “Allah” diyen, “Ben müslümanım” diyen insanların hayat hikâyesidir. Ya biz?..

Bize Gelince

“Andolsun sizi deneyeceğiz; içinizden hakikaten cihad eden erleri ve güçlüklere sabredip sebat gösterenleri… bilelim” (5). “Mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz…” (6). Bundan daha açık, güzel bir imtihan tespiti mümkün değildir. Bu imtihanı da cepheyi terketmek, emaneti yüzüstü bırakmak mü’mine yaraş

maz. Zaten Allah mevkiini yükseltmek için mü’mini imtihana tabi kılar.

İslâm ’ı temsil edenlerin halleri benzerlik arzederken; bâtılın mü’mine karşı tavrında da pek değişiklik olmadığını kaydetmiştik.

Kendinden önceki bütün ilâhi dinlerin akidesini ihtiva eden İslâm, ilk çıkış yıllarında tarih boyunca bâtılın uyguladığı bütün taarruz şekillerine maruz kalmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v)’i geçmiş bütün peygamberlerin çilesini yaşarken görüyoruz. Suikast girişimlerinden muhasara altına alınmağa, zehirlenmekten iftiralara kadar herşeyi yaşamıştır. Bu noktada Efendimiz (sav) adeta yüzyırmidörtbin peygamberin özetidir.

Batılın İlâhi Mesaja Taarruz Şekilleri

İlâhi mesaja karşı ilk tepki kulak tıkamak, gündem dışına itmek şeklinde olur. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve yandaşları hiç kimsenin  nazar-ı dikkatini çekmemek, yepyeni mesajı örtbas etmek için İslâm’ı sadece gizli mahfellerde kendi aralarında tartışırlardı. Bu konuda sorulan sorulara ” pek önemli birşey değil, akılsızın biri saçmalıyor” diye cevap verilirdi. Ancak ilâhi nur mana semalarına yavaş yavaş yükselir, küfrün karanlıklarını parçalamaya başlar. Halaka gitgide büyür, bâtıl tehlikenin ehemmiyetini kavrar.

Hemen ikinci plân uygulanır: Alaya ve hafife almak Hz. Lut ve kızlarını hafife alan bâtıl, Resulullah ’ı rahat bırakır mı? Onların varislerini bu gün rahat bırakacaklar mıydı ? Elbette hayır. Önceleri en emin, en akıllı olan insan ilâhi bir hakikati takdim edince, “büyülenmiş, cin çarpmış, dağıtmış” deniyordu. Ancak hakikate kulak verenler “bu sözler bir mecnun sözü olamaz, hiç de benzerlik yoktur” demekten kendini alamazlar. Plân yine tutmadı.

Adım adım ilerler Allah’ın Sevgilisi… Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaz. Onların lakırtılarına kulak da asmaz. Ancak yeni bir dönem başlar: Ölümle tehdit ve işkence… Şehitler silsilesinin ilk halkası Ammar (r.a) ’ın anne ve babası. Taşlarla başı ezilen mü’minler yanında, Hz. Bilal ’in vücudu tandırda kızartılan kebap haline getiriliyordu; hâlâ “Hak”, “Allah”, “Hu” isimlerini zikrediyordu Bilâl ( r.a ).

Her Devir İlgi Çeken Bir Oyun

İnsanlık tarihinde en geçerli uygulama gündeme gelir: Birtakım makam ve mevki vaatleriyle dava erlerini avlamak. Küfrün

elebaşları Ebu Talib’i aracı olarak gönderir Resulullah ’a… “Söyle Muhammed ’e ne istiyorsa yapalım; başımıza reis olarak seçelim, çevremizin en güzel kadınlarıyla evlendirelim, en münbit hur- malıkları ona bağışlayalım… Yeter ki o, putlarımıza karşı çıkmakdan vazgeçsin haberini getiriyordu Ebu Talip. Küfrün baskıları yüzünden artık kendisini himaye edemeyeceğini de üzülerek söylüyordu. Ancak Resulullah “Allah ’a yemin olsun ki ey Amca! Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler davamdan vazgeçmem“ diyor ve gözyaşlarını tutamıyordu. Ağlı yordu.Resulullah ve ağlıyordu Ebu Talip. Bir anda irkilerek: “Ey yeğenim! Yoluna devam et, elimden geldiği kadar seni koruyacağıma söz veriyorum” diyordu.Ve ağlıyordu Ebu Talip.

Bâtıl cephesi yine bir sonuca ulaşamadı. İslâm kervanı gün geçtikçe kalabalıklaşıyor, hızla yol alıyordu. Artık önüne geçilmesi zordu. Yeni bir hile, bir çare bulunmalıydı.

Muhasara altına almak, bütün ferdi ve sosyal alışverişleri kesmek kararı veriliyordu. Açlık ve hastalık salgını başgösterdi müslümanlar arasında. Fakat onların imanında hiçbir sapma görülmedi. Aksine daha da kuvvetlenir oldular.

Hicret izni verildi mü’minlere. Mallannı, anne-babalarını,çoluk çocuğunu terketmeye mecbur kalıyorlardı.

Bir suikast haberi getiriyordu Cebrail: Ey’ Allah ’ın sevgilisi, bu gece kavmin seni öldürmek üzere anlaştı. Bir zamanlar İsa ’yı öldürmeye kalkışanlar, Salih ( a.s ) ’in bereket kaynağı devesini boğazlıyanlar, Zekeriyya (a.s ) ’ı testere ile-doğrayanların torunları, âlemlerin efendisini öldürme yi planlamıştı. Ve Resulullah da hicret ediyordu.

Dostu, can yoldaşı Hz. Ali ( r.a ) ’yi kendi yatağına, ölüm döşeğine, kılıçların gölgesine yatırmış, Hz. Ebubekir’i yanına alarak gece yarısı evden çıkmıştı. Hemde kâfirlerin ortasından geçerek… Ve yolculuk başlamıştı. .

Mekke ’ye bakan bir tepenin üzerinde gözleri yaşla dolarak “Ey Mekke! Andolsun ki! içindekiler beni çıkarmasaydı seni terketmezdim” diyordu. Ağlıyordu Resulullah ( sav ). Devamında savaşların takip ettiği küfrün taarruzları kıyamete dek bitmeyecekti.

Münafıklar Gündemde

Yalnız bâtıl cephesi mi? Hayır. Kendini İslâm’ın içinde bulan münafıklar da rahatsız eder Allah erler’ini. Belki düşmanın en azılı olanı da bunlardır. Resulullah’ın harim-i ismetı’ne iftira  ederek İslâm cemaatını şüpheye sevkederken, çeşitli zehirleme gi

n’şimlen’ni de unutmuyorlardı. O noktada mü’minleri en çok düşündüren, Medine ’yi çalkalandıran olay iftira olayı idi. Ancak, Ashab-ı kiramın teslimiyetinden birşey eksilmiyordu. Bakın Ebu Suf yan ’ın itirafına: “İnsanlar içinde Muhammed’in ashabının Muhammed’i sevdiği kadar bir kimsenin başka birini sevdiğini görmedim” (7).

Diğer yanda psikolojik bir taarruz usulü de orta ya çıkar. Sabahleyin müslüman olmuş görünüyorlar, akşam ise “inceledik, pek birşey yok” diyerek dinden dönüyorlardı. Ehl-i kitaptan birçok insan böyle yapmıştı. Ancak bu psikolojik taarruz da “mürtedin, dinden dönenin öldürülmesi”ni emreden ilâhi hitapla sonuçsuz kalıyordu.

Ve Sonuç :

Bütün bu usuller değişik zamanlarda bâtıl tarafından uygulanagelmiştir. Belki hâlâ daha uygulanmaktadır uygulanacaktır Herşeye rağmen mü’minler çok dikkatli, ince görüşlü, “bir delikten iki kere ısırılmayan”” insanlardır. Onları davalarında soğutmak kolay olamaz, olmamalıdır da

Bütün bunlar mü ’minlere bir tarz ve metod orta ya çıkarır. “Allah mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır” (8) âyetinde ifadesini bulan eskimez ilâhi prensip yaşanmak için açıklanmıştır. Ancak böylece “lâf ile dünyaya nizamât verenler” ortaya çıkar. Dün Ashab-ı kiramın hissettiği mesuliyet bu âyetle renklenirken bugün raflara kaldırmak kulluğa yakışmaz. Candan, maldan, yardan, serden vazgeçebilmek mü’minin mümeyyiz vasfıdır. “Başa gelen bir kötülük ve eziyet sebebiyle bırakıp geri dönenler varya; işte onlar dünyalığı da ahireti de kaybetmiştir” (9).

Şimdi yeniden okuyalım ilâhi hitabı:

“Siz, mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz”(10).

İCMAL

(1) Bakaıa: 286.
(2) Nisa: 26.
(3) Taha: 40.
(4) Sad: 34.
(5) Muhammed: 31.
(6) Al-i Imran: 166.
(7) İbn Hişam: 3/165.
(8) Tevbe: III.
(9) Hac: II.
(10) Al-i Imran: 186.

İcmâl Mayıs 1989 Sayfa 3 – 4 – 5 – 6 – 7

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla