GÜN OLA HARMAN OLA

M.emin Koç

GÜN OLA HARMAN OLA

İcmâl Haziran 1989

insan parmaklarının değdiği yer eskimekte, bakışların süzdüğü herşey solmakta; hayat bir nevi kan kaybetmektedir. İnsan hep güzeli kovalamakta; buldum dediği yerde kaybettiğinin farkına ancak varabilmektedir. Tekrar aramak, yine kaybetmek; adeta kısır bir döngüye mahkumiyetten kurtulamamak… Hayatın bir arayış olduğunu hergün, her saniye duymak, yaşamak ve hissetmek… insanın katlanmak zorunda olduğu kuraldır. Arayıştaki bu sabır ve katlanma, bulma ümididir. Sabrı kaybeden, ümidini yitirir; kıskaçları arasında kendini zehirleyen bir akrep gibi intiharın, yokluğun kucağına düşer. Fakat mü’min bu noktada pek ümitsizliğe düşmez.

Bu mücadele ve mücahede esnasında mü’mine eşlik eden bir can yoldaşı vardır. İman ağacını gönül bahçesînde yeşerten bir hayat şuyu ve aynı zamanda arayışın lokomotifi durumundaki sevgi ve. aşk… Aşkla başlar arayış… “Ölmez, pörsmüz güzel”e ulaşmak İçin birer vesile ve perde durumunda olan “fani güzel”lerin oyalaması sonucu kaybedilmiş zannedilen vaktin dayanılmaz ıstırabını da dîndirir, yeniden diriltir aşk İnsanı. ’

İslâm literatüründe sevgi ve aşk kavramlarını ifade eden birçok istılahı bulmak mümkündür. Köşetaşı mesabesindeki dört terim, sevginin mahiyet ve derecelerini açıklaması bakımından zikredilmeye değer.

Heva, kalbe ne zaman düşeceği belli olmayan, istikrarsız ve daha çok nefse yönelik arzulardır; riya ve. şirkin tasallutundan kurtulamamıştır.

Hubb, sevgi Özüdür. Netleşmeye, arınmaya başlamış; şirkin bulanıklığından korunduğu halde riya tortularının ince kabarcıklar halinde de olsa yer bulabildiği sevgidir.

Aşk; Kur’ân-ı Kerîm’de ”eşedd-i hubb” diye ifadesini bulan, asla riya ve şirk lekesini kabul etmeyen ve mü’minin Allah’a yönelik olan, O’na tahsis ettiği sevgidir (1).

Vedd, kavranılabilir yaput “kavranamaz bütün boyutlarıyla varlığı kuşatan sevgidir. Allah (c.c)’ın kendisini “seven” ve “sevilen“ manasında “Vedud” diye isimlendirmesi pek manidardır (2). Bütün aşk ve sevgilerin kaynağı bu isimdir; onun tecellisîyle seven olur, sevilen olur.

Varlıkta temaşa olunan ve sevgiyi cezbeden güzellik, “eşya”nın kendi zatından değildir. Hatta sevmek ve güzel olmak fiilleri edilgen halde kullanılır ve böylece “güzeller güzeline” gönderme yapılır. ”Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, otlağa salınmış atlar ve duvarlardan, yemyeşil ekinlerden doğan aşırı sevgi, insanlara süslü gösterildi. Bunlar sadece dünyanın geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır” (3). Varlığın makyajı, bir nebze olsun ilâhî güzelliği hatırlatmaktadır; aşk ehli makyaja asla aldanmadığı halde varlığın yaratılış hikmetini unutup gözardı da etmez.

Gerçekten Efendimizin (sav); ‘Bana üç şey sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz” (4) ifadesi sevginin fiziksel ve metafizik boyutlarını tespit etmek açısından da dikkate şâyandır. Dahası Hz. Süleyman (as)’ın dilinden terennüm eden aşkın şu boyutuna buyrun: “Ben mal sevgisini Rabbimi anmaktan (ötürü) tercih ettim” (5). İşte eşyanın, hakikatine vakıf olmak, varlıkta Allah’ın zikrini yakalayıp aşk ve muhabbetle ona eşlik etmek… Henüz diliyle “Allah, Allah, Allah“ demekten adeta korkan ve çekinen “aşk havarisi” elbette varlıktaki zikrin ve aşkın boyutlarına erişemez; hafsalası çatlarcasına genişlese de kavrayamaz. Belki de Hz. Süleyman ve benzeri aşk ehlinin varlığını, mal ve mülkünü “muhabbetullah”a engel olarak görür. Doğrudur; zira küçük bir iğneye sahip olduğunda Allah ile olan bütün bağ ve irtibatı kopup muhabbeti yok olanın, bu derece zenginliğe rağmen Allah’a yakın olmayı düşünmesi mümkün olmadığı gibi, fıtrata da aykırıdır. O gönül bu sikleti çekmez; keşke insan haddini bilse!..

“Güzeller güzeli” kendini binlerce perdenin ardına gizledi. “Eğer o perdeleri kaldıracak olsaydı; vechinden gelen yücelikler, bakışının ulaştığı her yeri ve her şeyi yakardı, kül ederdi.”(6) der Resulüllah (S.A.V.).Bu sebeple “Biz ona şah damarından daha yakınız “(7) îlâhi hitabını alarak Allah ile kul arasındaki perdelere razı olmayan, hatta peygamberleri dahi aradan kaldırmak isteyen “tersi dönmüş mantık” buyursun kapıyı çalsın. Tarihin değişik dönemlerinde Allah ile perdesiz irtibatı arzulayan, vasıtasız feyiz almak isteyenler çıkmıştır. Belki bu istek, dayanılmaz bir aşk ve muhabbetin sonucu ise masum görülür ancak hararetinden varlık alemini fokur fokur kaynatacak bir kaynağa sigara yakmak için kafayı sokmak kadar da tehlikelidir.Fakat o tehlikeyi bilmeyen, tatmayan bilemez ki; iki yaşındaki çocuk eli yanmadan, parmağını ateşe sokmakta geri çekmez.  Nitekim Hz. Musa (A.S) da bu isteğini ortaya koymuştu. Ne yazık ki Musa (A. S) binlerce kere pişman olmuştu; az kalsın yanıp kül oluyordu. “Rabbim bana kendini göster; sana bakayım” dedi (Musa). (Allah) “sen, beni göremezsin, fakat dağa bak; eğer yerinde durursa, sen de beni görürsün” dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın etti ve Musa baygın düştü. Ayılınca “sen yücesin, sana tevbe ettim: ben inananların ilkiyim“ dcdi.(8) Kesik kesik seslerle özrünü beyan ediyor; “İnandım Ya Rabbi ” diyordu.Pişman olmuştu. Değil Rabbinin cemalini seyretmek; dağa olan tecelliyi dahi temaşa edememiş, bayılmışlı. Ne hazin bir tecellidir ki bugün bu istek furyasının önüne geçmek mümkün değil, adeta insanlık yanıp kül olmaya çağrılmaktadır. “Doğrusu insan hırslı yaratılmıştır”(9). Ancak hırslı, apaçık hakikatlere rağmen insan hâlâ haddini bilmezse zarar pek büyük olur. İnsan fıtratındaki bu hırs onu ütopik aşk alemlerine taşıyabilir.
Diğer yandan Allah sevgisini sadece gönül işi olarak takdim edip insanların istismarına sebep olacak aşk anlayışını gündeme sokabilir. Fakat İslâm buna müsaade etmez. Hatta insanın Allaha olan yakınlığını “Peygambere itaat ölçüsü” ile müşahhas hale getirerek adeta aşk ehlinin ayaklarını yere değdirmiştir. Peygambere itaati tabu olarak kabul eden ve bu noktada gönülleri tabulardan kurtulmayı zaruri görenler zorlanacaktır. Ne yapalım; “güzeller güzeli” böyle istemiştir.Aşığa yaraşan maşuku kırmamak, üzmemektir. Bak, maşuk ve mahbub aşkı nasıl gemlemiştir: “Deki (ey Allah’ın Resulü) Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın (10). ”Güzeller güzeli” sevgi ve aşktaki ifratı, aşırılığı böylece önlemiş ütopik aşk huvariliği“nin de önüne geçmiştir. Bu noktada da Allah ve Resulünün önüne geçmeye asla müsaade etmemiştir.(11) Dahası, “evrensel bir aşk ilamı’yla ortaya çıkıp Allah’ın, Kur’an’ında “sevmem” dediği insanları her nasıl olursa olsun sevimli takdim etmek, sevilmesi gerekenler olarak vurgulamak mü’mine yakışmaz. Hiç kimsenin Allah’ın rahmetini sınırlamaya yetkisi olmadığı gibi, Allah’dan daha çok merhametli ve sevecen görünmeye de hakkı yoktur. Kul, Allah’tan duha ”Vedud” ve merhametli görünmek gibi bir büyüklüğe yellenemeyeceği gibi, rahmet kapılarını kendi tekeli altına almaya kalkışacak kadar zalim olamaz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; tebliğde sevgi unsuru ve müjdeleyici bir tavırla yaklaşmak metodunu, bütün insanlığı sevmek noktasına getirip, bu “bütün insanlık” içinden hataları sebebiyle mü’minleri çıkarmak gibi bir şaşkınlığa düşmektir. Sevgiden yoksun insanın tefrit haline, hüküm tanımaz “kuşatıcı sevgî” nin ifratıyla cevap vermek iki aşırı uçtan birine mahkum olmaktır. Mü’min ise itidâle ram olmuş insandır. Hem “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir nesli babaları, anaları, oğulları, kardeş yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.”(12) Zira Allah, kafirleri, zalimleri, nankör ve hainleri sevmez; mü’minleri, takva sahiplerini, sabredenleri ve tevbe edenleri sever(13). Allah’ın halifesi sıfatıyla mü’min de ‘ Allah’ın sevdiğini sever, dostlarıyla dostluk kurar; sevmediklerini de sevmez. Yıllardır mü’minler, Ashab-ı Kiram’ın feragatından, fedakârlığından aşk ve şuurundan bahseder, gözü yaşarır. Onların tattığı aşkın özlemiyle kavrulmuş; susamış gönlünü geçmişin aşk hikâyesiyle kandırıp doyurmaya çalışmıştır. Hal bir noktaya ulaşınca meselelerin çözümünün ancak bu aşkı yaşamakla mümkün olabileceği kanaati de hasıl olmuştur. Can ve canın yongası olan maldan birşeyleri Hakk’a adamak için hazırlanınca, “ne yapıyorsun, yine kim kandırdı?” diyen bir el, hizmetinden geri bıraktı; her geri bırakış aşkından da birşeyleri alıp götürdü. Gönüldeki iman ağacından eksilen aşk ve hayat suyu zayıf düşmesine ve zaafa uğramasına sebep oldu. Öyle ki aşkına kastetmiş el, gönül dünyasını kemirmeyi becermiş; artık mü’min İslâm adına bir fedâkârlık yapmak ve hep beraber aşk ummanına girmek için bir peygamber arar hale gelmiştir. Ne yazık ki, pcygamber de gelmeyecekti..Böylece davet ütopik bir aşk’a mı olacaktı? Elbette ki, hayır.

Bütün mesele mü’minin kendini Ashab’ın varisi olarak görmesinde düğümleniyor. Ashabın varisi olmak şuuru ve aşkına malik nesil, kendine bir can yoldaşı, peygamber varisi insan bulmakta güçlük çekmeyecektir. Aksi halde riyakâr aşk havarilerinden kainât epeyce zorluğa düşecektir. Ancak bu durum uzun sürmez. Zira’aşk asla riya kabul etmez. Kendilerini şifa bitkisi halinde takdim eden ayrık otları, aşk cenderesinde riyakârlığını fayda vermeyeceğini de anlar. Erdirici çile, aşk ehli ile yalancıları iyice ayıracaktır.

Gün ola harman ola…

(1) Bakara: 165. (2) Büruc: 14. (3) AI-i İmrân: 14. (4) Nesai, işret’ün-Nîsa: 1. (5) Sad: 32. (6) Ahmed b. Hanbel, Müsned; 4/401. (7) Kaf: 16. (8) Araf: 143. (9) Mearic: 19. 00) Al-i İmrân: 31. (11) Hucürat: 1. (12) Mücadele: 22. (13) Al-i İmrân: 32, 57“ 76; Nahl: 23. Nisa: 107, Enfal: 58, vb.

20 İcmâl Haziran 1989

Sayfa – 18 / İcmâ Haziran 1989

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir